CAN DÜNDAR’IN TİYATRO SÜTUNU #56

CAN DÜNDARS THEATER KOLUMNE
Berlinale 2026

İlker Çatak ve Emin Alper Berlinale 2026 ödül töreninden (© Berlinale 2026)

Für die deutsche Version hier klicken

#56 BİR ELİMİZDE ÖDÜL, DİĞERİNDE KELEPÇE

Şubat ayı, kısalığına inat, etkisi uzun sürecek bir iz bıraktı.

Amerika’dan Ortadoğu’ya uzanan bir fay hattında sarsıldı dünya… Şubat’ta tam da bu konuyu ele alan bir belgeselin montajındaydım ben de… DW ile birlikte hazırladığımız yeni belgeselimizin konukları, ilk anda kulağınıza tuhaf gelebilir: »Amerikalı sürgün akademisyenler«… Bugüne dek sürgün deyince akla, İranlılar, Afganlar, Suriyeliler, Kürtler gelirdi; »Trump Amerikası« »sürgünler kulübü«ne Amerikalıları da kattı.

Antifa kitabının yazarı Mark Bray, »protesto hareketleri ve aktivizm« üzerine çalışmış bir Amerikalı bir profesör… 2017’de yayınladığı Antifa, başta fazla ilgi çekmemiş. Ama Trump, »Antifa«yı »terör örgütü« ilan edince, kitabın yazarı da »Mr. Antifa« olarak anılmaya ve tehditler almaya başlamış. Belki bilmeyenler vardır. ABD’de artık profesörleri izlemek ve fişlemek amacıyla kurulmuş bir web sitesi (https://www.professorwatchlist.org/) var. Beyaz Saray çizgisindeki muhafazakâr öğrencilerin örgütü »Turning Point USA«in kurduğu »Professor Watchlist«e üye olup, »solcu fikirlerle öğrencileri zehirleyen« öğretim üyelerini şikâyet edebiliyorsunuz. Listeye girenin, hayatı zorlaşmaya başlıyor. Bray de iki öğrencisinin başlattığı bir imza kampanyası sonucu, hedef haline gelip ev adresi de sosyal medyada duyurulunca acilen eşi ve iki çocuğunu alıp Madrid’e göçmüş. Kendisiyle Madrid’de buluştuğumda kitabı yazmaktaki amacının iddia edildiği gibi »terör propagandası yapmak« değil, bir protesto hareketi olarak Antifa’yı incelemek olduğunu anlattı.

***

Onu dinlerken Türkiye’deki »Bu suça ortak olmayacağız« bildirisini anımsadım. 2016 başında iki bini aşkın akademisyen, Kürt bölgesindeki çatışmaların ve hak ihlallerinin son bulması için bir barış bildirgesi imzalamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da tıpkı Trump gibi onları »terörü kışkırtmak«la suçlamış, »aydın müsveddeleri« diye yaftalayıp hedef göstermişti. Hatta hükümete yakın bir mafya lideri bildiriye imza atanları, »kanlarında duş almakla« tehdit etmişti. Sonunda »watchlist«te listelenen »barış imzacıları«nın çoğu üniversiteden ihraç edildi. Tutuklananlar oldu. Bir kısmı, yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Almanya’ya gelenlerle birlikteyiz. ABD’yi seçenler ise, şimdi orada, Amerikalı meslektaşlarının sürgüne gidişini hayretle izliyor.

Barış imzacılara dava da açıldı. İlk duruşmayı izleyenler arasındaydım. Üniversite hocalarımızın »barışı isteme suçu«ndan Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanışını izlemek hazindi. Yargılanan akademisyenlerden biri, Tepenin Ardı, Abluka gibi başarılı filmlere imza atan Emin Alper’di. O da (tıpkı Mark Bray gibi) doktora çalışmasını »1960’lı yıllarda öğrenci hareketleri« üzerine yapmıştı. Savunma kürsüsünde şöyle demişti:

»Metni imzalarken barış ortamının sağlanması isteği dışında bir amacım yoktu, olamaz da... Bu nedenle terör örgütü propagandası iddiasını reddediyorum.«

***

İşte o Emin Alper, bu yıl Berlinale’de »Gümüş Ayı«yı kazandı.

Ödülü alırken yaptığı konuşmada yıllardır hapiste olan siyasi tutuklulara dayanışma mesajı gönderdi. Festivalin siyasi mesajlar ve Filistin konusundaki hassasiyetini bildiği halde, »Gazze’de, İran’da, Rojava’da ve Ortadoğu’da hakları için mücadele eden insanlar: Yalnız değilsiniz. Ve benim halkım da… Yalnız kalmayacağız« dedi.

Peki, Berlinale’de »Altın Ayı«yı kazanan İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filminin konusu neydi? Bir barış bildirisine imza attıkları için çalıştıkları üniversiteden uzaklaştırılan iki sanatçının devletin baskısıyla karşı karşıya kalması, idealleriyle geçim derdi arasında sıkışması, giderek hayatlarının parçalanması… Türkiye’de bir sarı zarfla işinden olan yüzbinlerin yaşadığı gerçeklik yani… Filmin yönetmeni Çatak, »Benimle çalışan herkes büyük risk aldı« dese de başrol oyuncusu Özgü Namal, Almanya’da çekilen film için, »Türkiye’de de çekilebilirdi« dedi ve bu çıkışıyla Türkiye’de epey övgü aldı. Doğrusu ben o kadar emin değilim.  Devlet, her alanda olduğu gibi son yıllarda sanatta da baskısını giderek artırıyor. Sarı Zarflar’la aynı konuyu işleyen Kanun Hükmü belgeseli vizyona giremediği gibi, gösterimi de çeşitli valilik kararlarıyla engellendi. Kültür Bakanlığı, Kürtçe çekilen Rojbaş filmini, »gösterime uygun değildir« diyerek yasakladı. Exodus filminin YouTube’daki fragmanları bile engellendi. İstanbul Film Festivali’nden »queer sinema« bölümü çıkarıldı. MUBI film festivalinde Daniel Craig’in oynadığı Queer filminin yerel otoritelerce yasaklanmasının ardından festival iptal edildi. Emin Alper’in Berlinale sahnesinden ismini vererek selam yolladığı Çiğdem Mater, çekmediği bir belgeseli çekmeye niyet etmek suçlamasıyla mahkûm oldu; yaklaşık dört yıldır hapiste… Birçok muhalif sinemacı, fon bulamadığından ya da baskılardan yıldığından film çekemeyecek durumda… Çekenler de özdenetim kıskacında…

Almanya-Fransa-Türkiye ortak yapımı Sarı Zarflar’ın başarısı o açıdan da çok önemli…

***

Tam da filmi izlemeye gideceğim gün, Türkiye’den yeni bir soruşturmanın haberi geldi: Şubat ortası, aralarında gazeteci, yazar, sanatçı ve akademisyenlerin de bulunduğu 168 kişi, »Laikliği Birlikte Savunuyoruz« başlıklı bir bildiriyle hükümetin dini baskısına karşı çıkmıştı.  Kısa sürede imzacıların sayısı 20 bini aşmıştı. Gelen habere göre »Laiklik Bildirisi«nin ilk imzacıları savcılıkça ifadeye çağrılmıştı. Bildirinin yayınlandığı gün, Deutsche Welle’nin Türkiye muhabiri Alican Uludağ’ın gözaltına alındığını da öğrendik. Neredeyse haber yapılamaz hale gelmiş Türkiye medyasında cesur haberciliğiyle öne çıkan Uludağ, »Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret«le suçlanıyordu. Saray’ın, sevmediği muhaliflerini cezalandırmak için sıkça kullandığı bu gerekçe, şimdi Uludağ’ı susturmak, diğerlerine gözdağı vermek için kullanılacaktı. Tam da o gün Alman savcı, Başbakan Merz’e Facebook üzerinden »pinokyo« diye yazmanın hakaret olmadığına hükmetmişti.

***

Sinema salonunda Türkiye’deki akademisyenlere devlet baskısını anlatan Berlinale ödüllü Sarı Zarflar’ın başlamasını beklerken bir yandan da telefonumda Türkiye’de devlet baskısını eleştirdiği için ifadeye çağrılan akademisyenlerle, Erdoğan’ı eleştirdiği için gözaltına alınan gazetecinin haberlerine bakıyordum. Tam o sırada yeni bir haber geldi: »Almanya Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer, Berlin Uluslararası Film Festivali Direktörü Tricia Tuttle’ın görevden alınmasını talep etti.« Bakan, Filistin temalı protestolara atıf yaparak, »Berlinale nefret söylemi, tehdit ya da antisemitizme mekân olmamalıdır« demişti.

Berlinale sahnesinden Gazze’de mücadele verenlere selam gönderen Emin Alper, bu kez Almanya’da, fikir özgürlüğünün sınırlarını test etmişti.

Dedim ya; Şubat, kısa boyundan beklenmeyecek kadar uzun tartışmalara yolaçan bir ay oldu. İfade özgürlüğü için küresel çapta bir mücadele sürüyor. Düşünce, yeryüzünün her köşesinde, giderek daralan kalıplara hapsediliyor; cezalar, ödülleri kovalıyor. Bizler de bir elimizde ödül heykelciği, bir elimizde kelepçe ile konuşmaya, yazmaya, üretmeye çabalıyoruz.